Dead Space 2

Başta şunu söyleyeyim; Bioshock ve Prototype ‘dan sonra Dead Space benim üçüncü favori oyunumdur. Bu üçlüyü benim için özel yapan şey diğer oyunlardan farklılığıdır. Mesela atmosfer. Genellikle seçtiğim bu üç oyunun büyük bir hayran kitlesi var. Çünkü kendilerine has bir yer, bir farklılık edinmişlerdi. Kısacası sanat eseri değerindeler. Dolandırmadan incelemeye geçelim. Öncelikle ben Dead Space ‘i oynadığımda ilgimi çeken ilk şey zırhımız, ardından da yaratıklardı. Aşama aşama geliştirebildiğimiz zırhımız her defasında manyak şekillere bürünüyordu. Sırf son halini görmek için bile oyunu bitirebilirdim. Oyunda tamirci olmamıza rağmen en havalı savaşçıdan bile daha iyi zırhımız vardı. Yaratıklara gelirsek, şu ana kadar gördüğüm en iğrenç yaratıklar bu oyunun olabilir. Korku oyunlarına hayran olduğumdan dolayı bu güne kadar binlerce yaratık görmüşümdür. Deneyimlerime dayanarak; Silent Hill ‘den sonra gördüğüm en garip yaratıklar Dead Space ‘dekilerdi diyebilirim. Bu yüzden hem korku hemde aksiyona ilginiz varsa kesinlikle bir anda Dead Space ‘e bağlanabilirsiniz. Dead Space 2 ‘ye başlamadan önce, Dead Space biri bitirmeden sakın elinizi ikinci oyuna sürmeyin. İlk oyunun grafikleri falan kötüdür derseniz vururum. Çünkü Dead Space 2 ‘de ilk oyunla aynı motorla yapılmış. Herhangi bir farklılık yok. İlk oyundaki atmosfer 2. oyununda da geçerli. Gelelim Dead Space 2 ‘ye: İlk oyunda Isaac Clarke adlı bir mühendisin uzayda gönüllü olarak tadilat görevine katılması sonucu başına gelen olayları konu alıyordu. Bu yüzden zırhımız ve silahlarımız tamirci seviyesindeydi. Eşyalarımızı ve silahlarımızı gösteren bir kafalığımız vardı. Her şeyi bu kafalıkla yapıyorduk. Menü bile kafalığımız dan yansıtılıyordu. Görev yerimiz Ishimura adlı uzayda kazaya uğramış bir gemiydi. Bizde buraya gemiyi onarmak için gönderilmiştik. Ama yaratıkların saldırısından dolayı gemide kapana kısılı kalmıştık. Gemi içinde toparlandıktan sonra aldığımız görevlerle gemiyi birbir tamir ederek sonunda buradan kaçmayı başarmıştık ve ardından yaratık istilasını durdurmuştuk. Ama Dead Space 2 ‘de yine Necromorph adlı enfeksiyon tekrar bulunduğumuz uzay üstüne bulaşmış ve her şey tamamen başa sarmıştır. İlk oyundan 3 yıl sonrasını konu alan Dead Space 2 ‘de yine Isaac ‘i yöneteceğiz. İlk oyundaki bütün özellikler Dead Space 2 ‘de de var. Ama bu sefer Isaac tam donanımlı olarak yaratıklarla savaşcak. Hemde artık bizi destek olacak bir üssümüz var. Bakalım Dead Space 2 ‘de neler olacak?
Amnesia: The Dark Descent

Penumbra nın yapımcılarından yeni bir oyun daha. Bu sefer ki oyunumuz emin olun ki her türlü bireyi korkutabilir. Belkide korku oyunları arasında en korkunç olanıdır. Hemen incelemeye geçelim. Oyunumuzun adı Amnesia: The Dark Descent. Oyuna başladığınızda, kendinize gelmeye çalışıyorsunuz ve kendinizi terkedilmiş, köhne bir vaziyette olan Brennenburg isimli bir kalede buluyorsunuz. Ha? Ne? Ne oluyor? derken, Daniel’ın bize yazdığı bir notu fark ediyorsunuz ama şimdilik hiçbir şeyden haberimiz olmadığından kendimize güvenmekten başka çareniz olmuyor. Ama bir durum var. Daniel, bir şeyleri bilerek unuttuğunuzu söylüyor ve sizi gölge konusunda uyarıyor. Acaba ne olacak? Hiç bir şeyden haberdar olmadan kalede gezintiye çıkacak mıyız? yoksa kaçacak ve her şeyi unutacak mıyız? Şahsen ben burada kalenin küçük bir deliğini bulduğum anda süzülerek kaçmaya çalışırdım. Ne salak adamlar var. Amnesia: The Dark Descent ‘de ilerledikçe bulduğumuz notlar ve mektuplarla Brennenburg da ne olup bittiğini yavaş yavaş öğrenmeye başlıyoruz. Tabi öğrendikçe de o kadar lanetleniyoruz. Yaratıklar gittikçe daha çok musallat olmaya başlıyor. Her kapının, her duvarın arkasından çıkabiliyorlar. En kötü olanıysa tam bir odaya girdiniz. Etrafı inceliyorsunuz. Birden rüzgar esiverdi. Şak bütün ışıklar anında gidiveriyor. Ve açık bıraktığınız o lanet kapıdan hayatınızda duyabileceğiniz en iğrenç ses geliyor. Aha gittik. Keşke o kapıyı kapatsaydım dediğiniz an. Amnesia: The Dark Descent de, her zaman önleminizi almalısınız. Hatta kıyı köşelere saklanmak için her an tetikte olmalısınız. Diyelim ki bir bölümde bulmaca çözerken parça aldınız götürmek zorundasınız. Kapıdan çıktınız koridoru tam döneceksiniz aha da karşınızda. Şahit oldum, oyunu birlikte oynadığımız şahsiyet yanımda çığlık attı. Bir de şöyle bir olay var. Yaratıklar bir kere sizi buldum mu kaçmak neredeyse imkansız. Üzerinize üzerinize öyle pis geliyorlar ki. Donup kalıyorsunuz. Vurup geride itemiyorsunuz. Muhtemelen Amnesia: The Dark Descent i korkunç yapan nokta burası. Tek yaptığınız kaçmak ve daha derinlere daha korkunç yerlere girmek. İşkence odaları, zindanlar ve çöp gibi yere atılmış binlerce ceset. Ben böyle güzel atmosferi olan bir korku oyunu hayatımda görmedim. Grafikler ayrı bir güzel. Fizik motoru ayrı bir güzel. Amnesia: The Dark Descent de başladığımda hatırlıyorum, üç saat sandalyelerle oynamıştım. Dediğim gibi süper ötesi bir oyun. Kesinlik korku severler kaçırmasın diyorum. Ayrıca oyuna başlamadan lütfen ekran görüntülerine da bakmayın. Bütün tadı bozarsınız. Emin olun yaratıkları görünce yusuf yusuf olmaya başlayacaksınız.
Metro 2033

Evet, bu seferki oyunumuz kusursuz diyebilirim. Ben çok beğendim ve sizinde beğeneceğinizi düşünerek paylaştım. Böyle oyunlar yılda bir gelir, kaçırmayın benden söylemesi. Neyse oyunumuzun adı: Metro 2033. Adından da anlaşılacağı gibi oyunumuz 2033 yılında geçen bir olayı bizlere aktarıyor. Dünyayı bilmiyorum ama oyunda, Rusya “aşağı” ve “yukarı” olmak üzere ikiye ayrılmış. Büyük bir savaştan sonra yeryüzü yaşanılmayacak hale gelmiş. Hava solumak bile bir ölüm nedeniyken, türlü türlü mutasyona uğramış dostlarımızda bizleri hiç yalnız bırakmıyor. Bu yüzden insanlar metro tünellerinde yaşamak zorunda kalmışlar. Çok az sayıda insan kümeler halinde farklı metro istasyonlarına yerleşmiş. Bizde metroda yaşayan insanlardan biri olarak hayatımızı sürdürüyoruz. Evimiz dediğimiz, oradan dışarı adımımızı atmadığımız istasyona yaratıkların saldırması ile olaylar gelişiyor. Hunter lakaplı efsane bir asker, ne olup bittiğini öğrenmek için tek başına tünellere çıkıyor. Çıkmadan evvel eğer geri dönmezse Polis denen mekana gidip olanı biteni aktarmamız için bizi görevlendiriyor. Doğal olarak Hunter geri dönmüyor ve biz de aldığımız görev ile karanlık dehlizlerin içindeki Metro 2033 e dalış yapıyoruz. Bu arada Metro 2033 müthiş detaylı, istasyonların içindeki yaşam, insanların ümitsizce konuşmaları, eski püskü eşyaların detayları, hayatın zorluğu ve viraneliği muhteşem işlenmiş. Gerek tünellerde, gerek istasyonlarda dolaşırken kendinizi o dünyanın içinde buluyorsunuz. Birde üstüne üstün iki değerli eşyaya sahip olduğumuz için diğer çetelerin saldırısına uğruyorsunuz. Gerçekten insanlar tamamen umutsuz ve oyundaki diyaloglarda da bunu belli ediyorlar. Metro 2033 ün sistem gereksinimlerini ve tanıtım videosunu görmek için “download butonuna tıklayınız. Metro 2033 ü denemeden geçmeyin diyorum. Böyle bir sanat harikası oyununu kaçırmayın. Herkese şimdiden iyi eğlenceler diliyorum…








